Amerika’da her şey güllük güneşlik. Zaten bahar gelmiş yaza girmiş,
kelebekler uçuşuyor, sincaplar dersen oynaşmanın derdinde, kuşlar desen, o
vakti dahi aşıp kuluçkaya yatmışlar.
İşte bu mükemmel hayatımız çok üzücü bir haberle karanlığa, yokluğa ve
hiçliğe yuvarlandı. Şimdi siz oradan Soma mı, diye geçirdiniz biliyorum.
Hayır efendim, onunla ilgili ama o değil tam olarak. Malum, hayır ve şerh –sizin
dininize göre- Allah’tandır. Biz de benzeri bir şey var, “Sana bir tokat atana
öbür yanağını da uzatacaksın!”
Biz böyle gördük, böyle bildik. Bu yüzden bunu sorgulamak bana düşmez.
Zaten sizin başbakanınız gerekli şeyleri söyledi.
Benim huzurumu kaçıran şey, Sayın Başbakan’ın danışmanlarından Sayın Yusuf
Bey’in taciz ve tahrik edilerek, ayağının burkulması hadisesidir.
Bendeniz de böyle bir hadise yaşadım, onun neler hissettiğini en iyi ben
bilirim.
Bundan yıllar evvel, adalete çok önem veren, ki hala veririm, bir
avukattım. Adalete o kadar önem veriyorum ki, onun gerçekleşmesi için derimi
isteseler soyup veririm, öyle bir ruh hali içerisindeydim. Tabi beni anlayan
anlar, anlamayanlar aynen Sayın Yusuf Bey’e yaptıkları gibi bir linç kampanyasına
dönüştüreceklerdir konuyu. En basitinden “yalaka Yawton” gibi iğrenç isimler
bulacaklardı bendenize. Ama umursamam efendim, umursamam; adaleti sevmek
yalakalıksa evet ben en büyük yalakalım. Hatta jöleli yalakayım!
Neyse efendim. Bendeniz, birgün mahkemeden çıkmışım, yandan bir bağırtı
geliyor. Avukatın birisi, avazı çıktığı kadar hakime bağırıyor, hakim tabi
adalet insanı, bu azgın avukat gibi cazgır değil, sesi soluğu çıkmıyor. Tam ben
bu azgın avukatın bağırmalarını duyunca, bir anda oldu, nasıl oldu bilmiyorum,
kanım beynime sıçradı.
Ulan sen kimsin, diyip; atlamış mıyım adamın üzerine!
Vuruyorum da vuruyorum, vuruyorum da vuruyorum.
Derken ayıldım.
Meğer, hakime bağırıp çağıran avukata “Ulan sen kimsin?!” diye uçarken, o
cazgır avukat, bana bir koymuş, ağzım – burnum birbirine girmiş, girmekle de
kalmamış, dilimi de yutturmuş bana!
İki günlük kesif bir koma hali!
O koma halinde sürekli aynı bandı izlemişim. Vuruyorum da vuruyorum,
vuruyorum da vuruyorum.
Ağzımı – burnumu düzeltmek bana bayağı bir pahalıya patladı, dilim ters
dönüp gırtlağıma kaçtığı için biraz his kaybı yaşadım doğrusu, yalama
kabiliyetim ve tat duyum biraz sekteye uğradı. Eskisi kadar rahat
yalayamıyorum, yaladığım zaman da eskisi kadar keyif vermiyor ama olsun, ne
yapayım?
İşte adalet için kendimi bu tür şeylere atan birisiyim. Sayın Yusuf Bey’i
de bu yüzden taktir ediyorum. Ben dayak yedim adalet için, Yusuf Bey de mi
yesin? O da yerlerde yuvarlansın, onun da mı dili genzine düğümlensin, dili
kabiliyetini kaybetsin? Bir kurban yetmez mi?
Onun, ruh halini de anlıyorum. Aynen hakime laf söyleyen avukat beni nasıl
delirtti ise, Sayın Başbakan’a Kabataş İskelesi’nde bir han’fendiye saldıran
sapık insanların bitmez tükenmez hakaret ve iftiraları ile yaklaşan o çılgınlar
da onu delirtti.
O şanslı imiş, ben çok şanssızdım. O iki günlük komada bile o adamı
dövüyordum. Sayın Yusuf Bey, o adamı benim yerime de dövdü, sadece bunu biliyor
ve teselli ediyorum kendimi…