2 Haziran 2014 Pazartesi

YUSUF'U EN İYİ BEN ANLARIM!

Amerika’da her şey güllük güneşlik. Zaten bahar gelmiş yaza girmiş, kelebekler uçuşuyor, sincaplar dersen oynaşmanın derdinde, kuşlar desen, o vakti dahi aşıp kuluçkaya yatmışlar.

İşte bu mükemmel hayatımız çok üzücü bir haberle karanlığa, yokluğa ve hiçliğe yuvarlandı. Şimdi siz oradan Soma mı, diye geçirdiniz biliyorum.

Hayır efendim, onunla ilgili ama o değil tam olarak. Malum, hayır ve şerh –sizin dininize göre- Allah’tandır. Biz de benzeri bir şey var, “Sana bir tokat atana öbür yanağını da uzatacaksın!”

Biz böyle gördük, böyle bildik. Bu yüzden bunu sorgulamak bana düşmez. Zaten sizin başbakanınız gerekli şeyleri söyledi.

Benim huzurumu kaçıran şey, Sayın Başbakan’ın danışmanlarından Sayın Yusuf Bey’in taciz ve tahrik edilerek, ayağının burkulması hadisesidir.

Bendeniz de böyle bir hadise yaşadım, onun neler hissettiğini en iyi ben bilirim.

Bundan yıllar evvel, adalete çok önem veren, ki hala veririm, bir avukattım. Adalete o kadar önem veriyorum ki, onun gerçekleşmesi için derimi isteseler soyup veririm, öyle bir ruh hali içerisindeydim. Tabi beni anlayan anlar, anlamayanlar aynen Sayın Yusuf Bey’e yaptıkları gibi bir linç kampanyasına dönüştüreceklerdir konuyu. En basitinden “yalaka Yawton” gibi iğrenç isimler bulacaklardı bendenize. Ama umursamam efendim, umursamam; adaleti sevmek yalakalıksa evet ben en büyük yalakalım. Hatta jöleli yalakayım!

Neyse efendim. Bendeniz, birgün mahkemeden çıkmışım, yandan bir bağırtı geliyor. Avukatın birisi, avazı çıktığı kadar hakime bağırıyor, hakim tabi adalet insanı, bu azgın avukat gibi cazgır değil, sesi soluğu çıkmıyor. Tam ben bu azgın avukatın bağırmalarını duyunca, bir anda oldu, nasıl oldu bilmiyorum, kanım beynime sıçradı.

Ulan sen kimsin, diyip; atlamış mıyım adamın üzerine!

Vuruyorum da vuruyorum, vuruyorum da vuruyorum.

Derken ayıldım.

Meğer, hakime bağırıp çağıran avukata “Ulan sen kimsin?!” diye uçarken, o cazgır avukat, bana bir koymuş, ağzım – burnum birbirine girmiş, girmekle de kalmamış, dilimi de yutturmuş bana!

İki günlük kesif bir koma hali!

O koma halinde sürekli aynı bandı izlemişim. Vuruyorum da vuruyorum, vuruyorum da vuruyorum.

Ağzımı – burnumu düzeltmek bana bayağı bir pahalıya patladı, dilim ters dönüp gırtlağıma kaçtığı için biraz his kaybı yaşadım doğrusu, yalama kabiliyetim ve tat duyum biraz sekteye uğradı. Eskisi kadar rahat yalayamıyorum, yaladığım zaman da eskisi kadar keyif vermiyor ama olsun, ne yapayım?

İşte adalet için kendimi bu tür şeylere atan birisiyim. Sayın Yusuf Bey’i de bu yüzden taktir ediyorum. Ben dayak yedim adalet için, Yusuf Bey de mi yesin? O da yerlerde yuvarlansın, onun da mı dili genzine düğümlensin, dili kabiliyetini kaybetsin? Bir kurban yetmez mi?

Onun, ruh halini de anlıyorum. Aynen hakime laf söyleyen avukat beni nasıl delirtti ise, Sayın Başbakan’a Kabataş İskelesi’nde bir han’fendiye saldıran sapık insanların bitmez tükenmez hakaret ve iftiraları ile yaklaşan o çılgınlar da onu delirtti.


O şanslı imiş, ben çok şanssızdım. O iki günlük komada bile o adamı dövüyordum. Sayın Yusuf Bey, o adamı benim yerime de dövdü, sadece bunu biliyor ve teselli ediyorum kendimi…

BENDENİZ THOMAS YAWTON!

Bir iki bir şey yazayım dedim. Aman Tanrım, bu nasıl bir ilgi, nasıl bir izdiham. Yazılarım peş peşe yayınlanınca “blogger”dan bir mesaj geldi: “Sunucularımız kendi kendini kapattı, yazılarınıza olan ilgiyi karşılayamıyoruz!” diyordu.

Tabi, ben bu kadar ilgiyi beklemiyordum. Ama haliyle, güzel yazıyorum. Yazılarım güzel olunca, okuyucu da yorulmuyor, okuyor babam okuyor.

Ancak yine de kendimi frenlemem lazım. Ben de insanım, insan olduğum kadar da düşünceli, çevreye ve başkalarına saygılıyım. İstemem ki, yazılarıma yoğun ilgiden dolayı “Blogger”ın sitesi çöksün. O yüzden birkaç gün ara verdim. Onlara da ayıp etmiş olmayalım.

Bu arada, birisi nereden e-posta adresimi bulmuş bilmiyorum. “Yawton ne ayak?” diye bir e-posta göndermiş. Kısaca böyle özetlenebilir yani, “Ne ayakmışım?”.

Normalde ayaklarım sıcakta şişmemişlerse 42 – 42 giyiyorum Avrupa ölçülerine göre. Amerikan ölçüsüne göre de 10.5 oluyor haliyle.

Bu soru, benim aklımı da birkaç gündür kurcalıyor aslında. Ne ayakım ben? Daha doğrusu biz ne ayakız? Bu meseleyi daha evvel kurcalamıştım. Meraklı izleyenlerime de bendenizi tanıtmanın zamanı geldi bence.

Efendim bendeniz, Thomas Yawton. ABD’nin New York Eyaleti’nde avukatlık yapıyorum. Aslen İrlandalı’yım. Ana tarafım bir İskoç’tur ama biz kendimizi İrlandalı sayarız baba tarafımız yüzünden. Kırmızı Urbalılardan hiç mi hiç hazzetmeyiz. Bu konuda Türkler ile benzeşiyoruz.

Bendenizin taaa büyük büyük dedeleri İrlanda’da yaşanan büyük kıtlıkta, canlarını kurtarmak umuduyla elde avuçta ne varsa vahşi kapitalist – burjuva bir gemi tüccarına vermişler kendilerini New York’a getirsin diye. O alçak kaptan da, bizimkileri New York’a getiriyorum ayağına götürüp Kolombiya’ya bırakmış. Nereden bilecekler, toprak mı toprak, hava mı hava, Amerika mı Amerika?! Tabi bir müddet yaşadıktan sonra anlamışlar orası Güney Amerika. Sonrası zaten perişanlık, yürü babam yürü, yürü babam yürü… Tam altı ayda Kuzey Amerika’ya gelebilmişler. Tabi yolda ölen mi dersin, doğuran mı dersin, yılanın – çıyanın, akrebin soktuğu mu dersin!?

Neticeten gelmişler, yerleşmişler. Tabi adamlar köylü. Ne bilirler ticareti, sanatı. Varsa yoksa, patates! Para da etmiyor mübarek. Sefalet dolu bir yaşantıları olmuş ilk nesillerin. Genelde beş parasız ölmüşler. Bir yandan bu dertler bir yandan Novajoların bitmez tükenmez bilmez saldırıları. Orada da birkaç kişi sizlere ömür.

Neyse efendim, bendenizin atalarının hayatında kayda değer bir olay yok görüldüğü gibi. Ama bari tek aile maceramızı anlatayım da yazı boşa gitmesin. O zaman, yani bundan bayağı bir önce; Amerika’da soyadı kanunu çıkmış. Herkes bir soyadı seçiyormuş kendine. Tabi bizimkiler ne anlar soyadından. O zamanki büyük büyük dedemin adı da O’Brien’mış. Etrafındakiler de ona “Mal O’Brien” derlermiş. Ne mallığını görmüşler ben de bilmiyorum ama böyleymiş. İşte o rahmetli de nüfus memuruna gitmiş. Memur buna sormuş, “Senin soyadın ne olsun?” diye. O da, “İsa çarpsın günahım varsa ama arkadaşlar bana Mal O’Brien derler yaw!” demiş.

Nüfus memuru, kurnaz mı kurnaz bir İngiliz; “Yapma yaw, o halde gel senin soyadın Yaw olsun!” demiş. Dedem, “Yaw, çok kısa kalıyor, gel bunu Yawi, yapalım!” deyince; İngiliz memur da “Yawi Musevi ismine benziyor, sana uymaz senin soyadın bundan böyle Yawton’dır, itiraz istemem!” demiş yazmış deftere.

İşte o günden bugüne soyadımız “Yawton!”.

Tabi bu hikaye dedemin anlattığı. Dedemin karısına göre ise hikaye başka. Dedem memurun önüne gidince, “İki dakka düşüneyim yaw!” demiş. Memur, uzayan kuyruğu bakmış, hiçbir şey demeden, “Yawlatmam yazarım!” deyip şak diye çakmış “Yawton” soyadını.

Neyse ne anası satayım, ha Thomas Yawton, ha Yawton Thomas!

Elbette avukat olarak fiyakalı bir soyadım olmasını ben de isterdim ama, kader; neyse kaderimiz onu yaşarız…