Bir iki bir şey yazayım dedim. Aman Tanrım, bu nasıl bir ilgi, nasıl bir
izdiham. Yazılarım peş peşe yayınlanınca “blogger”dan bir mesaj geldi:
“Sunucularımız kendi kendini kapattı, yazılarınıza olan ilgiyi
karşılayamıyoruz!” diyordu.
Tabi, ben bu kadar ilgiyi beklemiyordum. Ama haliyle, güzel yazıyorum.
Yazılarım güzel olunca, okuyucu da yorulmuyor, okuyor babam okuyor.
Ancak yine de kendimi frenlemem lazım. Ben de insanım, insan olduğum kadar
da düşünceli, çevreye ve başkalarına saygılıyım. İstemem ki, yazılarıma yoğun
ilgiden dolayı “Blogger”ın sitesi çöksün. O yüzden birkaç gün ara verdim.
Onlara da ayıp etmiş olmayalım.
Bu arada, birisi nereden e-posta adresimi bulmuş bilmiyorum. “Yawton ne
ayak?” diye bir e-posta göndermiş. Kısaca böyle özetlenebilir yani, “Ne
ayakmışım?”.
Normalde ayaklarım sıcakta şişmemişlerse 42 – 42 giyiyorum Avrupa
ölçülerine göre. Amerikan ölçüsüne göre de 10.5 oluyor haliyle.
Bu soru, benim aklımı da birkaç gündür kurcalıyor aslında. Ne ayakım ben?
Daha doğrusu biz ne ayakız? Bu meseleyi daha evvel kurcalamıştım. Meraklı
izleyenlerime de bendenizi tanıtmanın zamanı geldi bence.
Efendim bendeniz, Thomas Yawton. ABD’nin New York Eyaleti’nde avukatlık
yapıyorum. Aslen İrlandalı’yım. Ana tarafım bir İskoç’tur ama biz kendimizi İrlandalı
sayarız baba tarafımız yüzünden. Kırmızı Urbalılardan hiç mi hiç hazzetmeyiz.
Bu konuda Türkler ile benzeşiyoruz.
Bendenizin taaa büyük büyük dedeleri İrlanda’da yaşanan büyük kıtlıkta,
canlarını kurtarmak umuduyla elde avuçta ne varsa vahşi kapitalist – burjuva
bir gemi tüccarına vermişler kendilerini New York’a getirsin diye. O alçak
kaptan da, bizimkileri New York’a getiriyorum ayağına götürüp Kolombiya’ya
bırakmış. Nereden bilecekler, toprak mı toprak, hava mı hava, Amerika mı
Amerika?! Tabi bir müddet yaşadıktan sonra anlamışlar orası Güney Amerika.
Sonrası zaten perişanlık, yürü babam yürü, yürü babam yürü… Tam altı ayda Kuzey
Amerika’ya gelebilmişler. Tabi yolda ölen mi dersin, doğuran mı dersin, yılanın
– çıyanın, akrebin soktuğu mu dersin!?
Neticeten gelmişler, yerleşmişler. Tabi adamlar köylü. Ne bilirler
ticareti, sanatı. Varsa yoksa, patates! Para da etmiyor mübarek. Sefalet dolu
bir yaşantıları olmuş ilk nesillerin. Genelde beş parasız ölmüşler. Bir yandan
bu dertler bir yandan Novajoların bitmez tükenmez bilmez saldırıları. Orada da
birkaç kişi sizlere ömür.
Neyse efendim, bendenizin atalarının hayatında kayda değer bir olay yok
görüldüğü gibi. Ama bari tek aile maceramızı anlatayım da yazı boşa gitmesin. O
zaman, yani bundan bayağı bir önce; Amerika’da soyadı kanunu çıkmış. Herkes bir
soyadı seçiyormuş kendine. Tabi bizimkiler ne anlar soyadından. O zamanki büyük
büyük dedemin adı da O’Brien’mış. Etrafındakiler de ona “Mal O’Brien”
derlermiş. Ne mallığını görmüşler ben de bilmiyorum ama böyleymiş. İşte o
rahmetli de nüfus memuruna gitmiş. Memur buna sormuş, “Senin soyadın ne olsun?”
diye. O da, “İsa çarpsın günahım varsa ama arkadaşlar bana Mal O’Brien derler
yaw!” demiş.
Nüfus memuru, kurnaz mı kurnaz bir İngiliz; “Yapma yaw, o halde gel senin
soyadın Yaw olsun!” demiş. Dedem, “Yaw, çok kısa kalıyor, gel bunu Yawi,
yapalım!” deyince; İngiliz memur da “Yawi Musevi ismine benziyor, sana uymaz
senin soyadın bundan böyle Yawton’dır, itiraz istemem!” demiş yazmış deftere.
İşte o günden bugüne soyadımız “Yawton!”.
Tabi bu hikaye dedemin anlattığı. Dedemin karısına göre ise hikaye başka.
Dedem memurun önüne gidince, “İki dakka düşüneyim yaw!” demiş. Memur, uzayan
kuyruğu bakmış, hiçbir şey demeden, “Yawlatmam yazarım!” deyip şak diye çakmış
“Yawton” soyadını.
Neyse ne anası satayım, ha Thomas Yawton, ha Yawton Thomas!
Elbette avukat olarak fiyakalı bir soyadım olmasını ben de isterdim ama,
kader; neyse kaderimiz onu yaşarız…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder