3 Temmuz 2014 Perşembe

BAŞBAKANIM ARZ EDERİM!

Hiç lafı dolandırmam arkadaş!

Hayatımı zehir ettiniz. Vallahi de billahi de öyle! Ben ki Türk dostu bir insanım. Türkiye’yi, Türkleri; rakı-balık-boğazı çok seven bir insanım, tatillerimi dahi Türkiye’de geçiriyorum ama bu kadar da olmaz yani!

Daha ne diyeyim ki bilmiyorum?

Kaç gün oldu saydınız mı? Bir yazı yazdım, “Hazmedeceksin!” başlığıyla!

Bu nasıl bir hazımsızlık, daha iki gün oluyor yaw yazalı. Sizde vak’a bitmiyor anasını satim. Al işte, şimdi de Danıştay vak’ası!

İlk geniş kapsamlı makalemi okuyanlar hatırlayacaklar, “hazmedemedim” demiştim. Sayın savcıyı önce görevden almış, daha sonra hakaret etmiş ve o da yetmemiş doğru Edirne’ye sürmüşlerdi. Ben tabi burada bir parti tarafı olarak yazmadım yazıyı, şerefli bir devlet görevlisinin bu şekilde bir muameleye tabi tutulması idi beni inciten.

Nasıl hazmedebilirdim ki? Daha o hazımsızlığım bitmemişken şimdi bir de Danıştay çıktı! Bu hazımsızlığı da geçti, resmen bizleri, biz demokrat, hukukun üstünlüğüne İsa’dan fazla inanmış insanları kabız etti!

Ayıptır, günahtır, yazıktır yaw! Bu kadar da olmaz! Biz de insanız!

Sayın Başbakan, ABD’de olsa ben de ona oy veririm hiç tereddütsüz, adam tüm nezaketiyle ülkesine yıllardır hizmet ediyor, çağırmışlar gitmiş bir toplantıya. Danıştay mıdır nedir, işte oraya!

O ne çıkmış bir avukat meslektaşımız, Sayın Başbakanı o kadar insanın önünde, sille tokat dövüyor resmen. Bu ne kibir, bu ne kulak, bu ne boy ne endam. Vurdukça vuruyor! Tabi konuk ne yapsın, önünde mikrofon yok ki? O da garibim, nezaketinden tam bir saat. Koca bir saat, mecbur dinliyor.

Hatip, vurdukça vuruyor; vurdukça vuruyor!

Başbakan tam bir saat sustu, belli ki söylemek istediği bir şeyler var ama nezaketinden bunları da söyleyemiyor. Bir yanında devletin başı Sayın Cumhurbaşkanı, diğer yanında Genel Kurmay Başkanı.

Kendimi o halde düşünüyorum, ben iki dakika dayanamam. Anında veririm cevabını! Ama Sayın Başbakan dişini sıkıyor! Hatip, kendini sağlama almış, koca kürsünün arkasından saydırıyor da saydırıyor!

Bu kadar olur!

Bunu sen ABD’de yapacaksın, gizli servis seni o dakika kürsünün arkasında halleder, daha millet uyanmadan yerine dublörünü koyar.

Çok şanslısın çok!

Neyse, ne diyorduk! Bu avukatlar. Biz de avukatız, bugüne bugün New York Barosu’nun güzide bir avukatıyız! Biz de biliriz bu işleri!

Böyle avukatlık olmaz, böyle başkanlık olmaz!

Ha biz sadece rakı-balık-boğazı değil, bunları da biliriz.

Bir de İstanbul Barosu da açıklama yapmış falan! Yaw İstanbul Barosu sen daha iyi bilirsin, sizin avukatlara söven bir sürü hakim savcı var, onlara gık dedin mi ki bir de kınama yayınlıyorsun?

Bırak bu işleri yaw! Sen kimi kandırıyorsun?!

Hem Sayın Başbakan ne demiş? “Edepsizlik yapıyorsun!”

Yaw, şimdi tutup, “Geri zekalı, aptal, beyinsiz, hasta, manyak, yawşak, puşt, it oğlu it!” falan dese, problem yok tabi.

Niye yok, çünkü bunlar zaten terbiyeye davet sözleri. Yani hakaret falan değil, öyle değil mi? Ha amma velakin “edepsiz” sözü hakaret.

Yaw sizin bu işleriniz SHP dönemi devlet su işlerine döndü, ne zaman musluğu açsan fıssssss!

Neyse, yazıyı fazla uzatmayacağım! Ben her zaman dedim, Sayın Başbakanım bir emriniz var ise, neyse elimden gelen her daim emrinizdeyim, ellerinizden öperim, Türkiye çok şanslı sizin gibi bir başbakana sahip olduğu için!

Sayın Başbakan’a giydirmeye meraklı olanlar, yırtık dondan fırlayanlar, siz de biraz hizaya gelin, kıymetini bilin edepsizlik etmeyin artık!

O kadar hakarete maruz bırakılan Sayın Başbakan emretsin beleş avukatın olayım, uçağa atlayıp 10 saat sonra varayım!

Sevgilerimi saygılarımı sunuyorum.



HAZMEDEMEDİM!

Geçen Manhattan’da geçen yoğun bir günden sonra oturdum bilgisayarın başına Türkiye’de neler oluyor diye Internet’te okumaya başladım.

İlk haberler süper; Türkiye her zaman olduğu gibi ekonomik mucizeler yaratıyor, bakanlar binlerce dolarlık saatler alabilecek ekonomik seviyeye gelmiş, insanlar artık evlerine para sayma makinesi almak zorunda kalmış, o kadar çok kazanıyorlar ki, elle saymak mümkün değil. Bende bir memnuniyet bir memnuniyet.

Türk dostu bir insanım sonuçta, sırf bu sevgiden Türkçe öğrendim. Aksanım bozuk olsa da yazım – çizim iyi, okumam ise süper seviyede Allah’a şükür.

İşte bu keyfimi arttırmak için aşağılara inerken bir de baktım bir yazı.

K.K adında bir adam çıkmış bir Cumhuriyet savcımıza “savcı bozuntusu” demiş.

İşte tam orada “savcı”dan sonra zaten “bozunt”a kadar okuyabildim, “usu”yu okuyamadan gözümün önünde gittikçe artan bir beyazlık bir beyazlık, dedim kendime “Tanrım, Nirvana’ya ulaşıyorum!”

Işık gittikçe büyüdü büyüdü, gözlerimi kapatacağım neredeyse ama o da kısmet olmadı, dank(!) diye devrilmişim.

Tam devriliyorum, insan ne tuhaf bir canlı, “Tamam dedim içimden, gittim ben buraya kadar!”. Öldüğümü sandım resmen.

Sonra bir ara, “fıs fıs” diye bir ses geldi, malum inancımızda yani Hristiyanlıkta insanın içinde ruh diye bir şey yoktur. Müslüman ve Musevilere göre vardır, bize göre yoktur yani.

İşte o ruh olsa ben çoktan onu teslim edecektim. Ama olmadığı için teslim de edemedim. “Fıs fıs” sesini duyunca, “Tanrım öldüm, herhalde dirilme böyle bir şey!” diye geçirdim içimden, bir daha “fıs fıs” sesini duyunca, gözümü hafiften açacak oldum, bir “fıs fıs” daha, vay anam bu ne? Tanrım gözümde bir yanma bir yanma, avazım çıktığı kadar bağırıyorum: “İsa İsa İsaaaa!”…

Kolay değil, insan öldükten sonra yeniden böyle diriltiliyor diye düşündüm, gözümü açar açmaz “fıs fıs” sesiyle birlikte gözüm yanınca, kendimi cehennemde sandım. Meğer yanılmışım, karım, biz zengin olduğumuz için evde kolonya da yok, suratıma ayılayım diye parfüm sıkıyor, normalde Türkler kolonyayı ele sürer, “şap şap” surata vurur. Bizde “fıs fıs” surata parfüm sıkılıyor. İşte gözümü açarken gözümün için “fıs fıs” edilince doğrudan gökten yere büyük bir acıyla iniyorsunuz. Beni en nihayetinde gözüne kolonya kaçan insanlar anlar.

Ayılır ayılmaz, bir titreme bir titreme, Tanrım bu nasıl bir hakaret, bu nasıl bir saygısızlık?! Savcıya “savcı bozuntusu” demek nasıl bir şey? Burada yani Amerika’da olsa, öyle adamı vatandaşlıktan çıkarıp daha evdeyken üzerine turuncu tulumu takıp doğru Guantanamo’ya gönderirler.

Ellerim nasıl titriyor, aldım elime telefonu önce nereyi arayayım, ne yapayım diye düşünüyorum? Bir yandan numara çeviriyorum, ama nereyi çeviriyorum ben de bilmiyorum?! Çevirdim çevirdim, hayır bir yere varmayacak bıraktım. Karım paniğe kapıldı, “Thomas – Thomas, dağ gibi adamı delirttiniz!” diye bağırmaya başladı. “Ulan karı sus!” hayır, bağırıyor, “Dağ gibi adam gitti! Thomas’ımı elimden aldınız!” Ben kendi derdime mi yanayım, bayılmış gitmişim, düşerken kafayı vurmuşum kafam yarılmış, uyanırken gözüme parfüm sıkılmış, sayın savcıma “savcı bozuntusu” denmiş, karım elden gitmiş, delirecek gibi olmuş ve hatta belki de delirmiş?!

Derken, bir numara buldum; CHP Genel Merkez’in numarası, güç bela aradım, telefona bir kızcağız çıktı! “Ben Thomas” der demez, “O bize komaz!” deyip şak diye suratıma kapattı. Arıyorum, gene aynı kız “Ben Thomas” diyorum, Tanrım bu nasıl bir rezalet, “Telefon sapığı” mı demediler? “He he ben de Maykıl” mı demediler? Tanrım delireceğim, delirmek üzereyim, inandıramıyorum Thomas olduğuma! Bağırıyorum artık telefonda “Ben Thomas Yawton!” bu sefer de “He yaw yaw” demesin mi? Tanrım, aklıma mukayet ol ya Rabbi!

Ulan sizin gibi ana muhalefetin de, deyip çat diye kapattım telefonu  karının yüzüne!

Oradan hemen Nuh Hüseyin var, değerli bir hakim! Onu aradım. Kendimi tanıttım, beni sever ben de onu severim. İyi bir insan, özü – sözü bir. Hislerimi anlattım, o da aynı fikirde. Hazmedememiş. Ben de hazmedemedim. O benim kadar hisli değil, tam bir yargı mensubu; metin – fehim – kahim – cahim – vahim – vahar ve hatta kahhar! Yani Mecelle’de sayılan tüm niteliklere sahip. Ben bayıldım gittim, onda sadece hazımsızlık oluşmuş, o derece soğukkanlı bir insan yani.

Sesim titriyor tabi; anladığı ruh halimi; ben teselli edeceğim, “Herkes kendine yakışanı yapar!” falan diyeceğim, o beni teselli ediyor. Sanki bana “savcı bozuntusu” demişler gibi, bana nasihatlarda bulunuyor, üzme kendini, falan diyor.

Nasıl üzülmem? Bir insan bir savcıya nasıl “savcı bozuntusu” diyebilir? Ben 20 senedir New York’ta avukatım böyle bir şey ne gördüm, ne duydum!? Olamaz! Hayır, kabul etseler ilk uçakla oradayım, savcı Mehmet Bey, nazik bir insan, güzel bir insan, soyu sopu belli, taaa ataları belli, bey soyundan gelen bir insan? Buradaki imaya bakar mısın? Aşağılamaya, yargı mensubuna saldırıya bakar mısın? Aklım almıyor?! Dünyanın diğer ucundan ben hazmedememişim, Nuh nasıl hazmetsin? Haksız mı, tabi ki haklı?!

Ben hemen orada duracak değilim, rica ettim; “İzin verin ilk uçakla geleyim, New York barosunu ayağa kaldırayım, arkadaşlarımı da alırım yanıma, bize vekalet çıkarı, para falan istemeyiz!” dedim.

Nezaketi o kadar yüksek ki, “Olur mu öyle şey, hem gerek yok burada avukat arkadaşlar var, onlar da bize ücretsiz bu işi görür merak etmeyin!” falan deyince, biraz içim soğur gibi oldu.

Ben de para istemem, ücret ne ki? Para sizin köpeğiniz olsun, New York Baro’su sizin yanınızda! Biliyorum, İstanbul Barosu çoktan alarma geçip Ankara’ya doğru Yargı Seferi’ne çıkmıştır. Sen misin adalete saldıran, sen misin savcıya “bozuk” diyen!? Vereceksin hesabını!

Ama tüm bunlar olurken, Nuh Bey bir şeyi daha hatırlattı, sayın savcımı, Edirne’ye sürmüşler. Bu kabul edilemez. Edemem yani, nasıl olabilir? Hem adama söveceksin, yetmeyecek bir de süreceksin! Neyse ki Adalet.Org’da hala üye. Bir de oradan atsalar?!

Yargı dediğin, böyle zamanlarda belli olur. Yek vücut olacaksın, iri olacaksın, diri olacaksın, dim dik duracaksın! Nah işte böyle! Yani dim dik! Eğilmeyeceksin, seni eğmeye kalkarlar, sana saldırırlar, böyle bir sürü iftira yersin, misal “Umre’ye bilmem hangi işadamı götürmüş – getirmiş” derler; gidiş – geliş faturalarını, mini bar faturalarını toplayacaksın; “Saat aldı taktı!” derler, faturasını saklayacaksın, mümkünse saati takmayacaksın!

Bir de bu sana destek olan arkadaşlarını unutmayacaksın, misal ben, uçak biletini kendi cebinden ödeyerek size yardım ve hizmet etmeye can atan gariban Thomas Yawton’ı unutmayacaksın, onun çırpınışlarını hatırlayacaksın, kim bilir belki bir gün benim de Türkiye’de bir yardıma ihtiyacım olur, bir haciz olur, ne bilim bir ihtiyati tedbir olur, şak diye vereceksin, beni de mağdur etmeyeceksin, ne demişler, bugün bana yarın sana… Yargı olarak böyle dim dik duralım, iri olalım diri olalım, dolgun olalım, elini atanın eline gelelim!

Her zaman yanınızda olan ve hizmete hazır arkadaşınız olarak bir kez daha kınıyorum olanları, yanınızdayım; Nuh Hüseyin kardeşime de HSYK seçimleri yaklaşıyor başarılar diliyorum ayrıca…


Sevgiler, 

HELA!

Sabah sabah gözümü açıyorum, o da ne?

Elamanın biri, af buy’run “avukat” diyesim, “meslektaşım” diyesim gelmiyor; Facebook’unda bir şey paylaşmış. Neymiş efendim, yok avukatlar helaya girmesinmiş de, yok efendim, girerse başsavcılık işlem yapacakmış da, yok anahtar verilmesinmiş de!

Yaw sizin hiç mi utanmanız yok arkadaş?

Bu tür sudan, kıçtan problemleriniz için sayın başsavcıyı niye rahatsız ediyorsunuz, bu mudur yani mesleki ahlakınız yaw? Unutmayın, bir zamanlar siz de onunla aynı sıralarda oturdunuz, belki aynı masada yemek yemek nasip oldu, belki aynı sınav sorularında siz buram buram ter dökerken, sayın başsavcı denizle traktör lastiği ile yüzer gibi şakır şakır sınavları geçip, yanınızdan süzülüp taaaa en yükseğe, zirveye çıktı.

Bunun kıskançlığı içinizde kalmış belli, belli ki, sudan sebeplerle, evet evet, aynen sudan sebeplerle tabiri caizse “Acaba nereden bir şey bulurum?” diye didikleyip duruyorsunuz.

Haydi anam, size buradan ekmek çıkmaz!

“Avukat” dedin mi benim gibi olacak. Ben misal, 10 saat büyük abdestimi, yedi saat küçük abdestimi tutabiliyorum. Ya sizler, kendinize bakın, siz nasıl avukatsınız? Yoksa helanız eskimesin diye, bedava diye, beleş diye, tuvalet kağıdı ziyan olmasın diye, suya para vermeyesiniz diye adliye helasını mı kullanıyorsunuz?

Ah ah, oysa böyle mi olmalı yaw?

Misal ben, sabah uyandım mı, önce açıyorum ulusal yargı ağımı, önce hakim – savcı müvekkillerimin dosyalarına bakıyorum, para da istemem ha, maksat hakimime – savcıma hizmet olsun, onlara da değil, adalete, insanlığa, dine, imana hizmettir gayem, yoksa başka ne yaw?

Önce bakıyorum, dosyalarda bir hareket var mı, diye? Sonra hemen arayıp, tekmil veriyorum. Hal ve hatırlarını soruyorum, bir istekleri, emirleri, arzuları var mı; teker teker notlarını alıyorum?!

Siz, bunları yapmıyorsunuz, biliyorum; yapamazsınız da, varsa yoksa şikayet çünkü…

Ne diyordum, ha “hela” diyordum, “ayıp” ettiniz, “Allahsızsınız” diyordum!

İşte böyle… Şimdi marifet gibi, yorum üstüne yorum girenler var, siz kendinizi sorgulayın, ne verdiniz Allahınızı severseniz, ne verdiniz bu adliyeye, hangi biriniz bir hakimin bir savcının bir sorunu ile ilgilendi? Hiç biriniz, varsa yoksa şikayet yaw!

Ne diyeyim bilemiyorum. Ayıptır, yazıktır, günahtır, başka ne diyeyim! Allah savcılara – hakimlere sabır versin, insanı dinden çıkartır yorumlarınız, insanın sinirini zıplatır, değer bilmezsiniz, kıymet bilmezsiniz.

Yazıklar olsun! Utanıyorum, sizinle meslektaş olmaktan!