Biliyorum, siz değerli okuyucularımdan uzunca bir müddet ayrı kaldım. İnanın, yazı yazma ateşi beni bir kor gibi, en az sizin de yazdıklarımı okuma isteğiniz kadar, beni yakıp bitirdi.
Ama bu o kadar kolay bir iş değil. Bazen ben de her düşünür gibi inzivaya çekilip, hayat üzerine düşünmek, kendimi hesaba çekmek zorunda hissediyorum. Tabi, içimde oluşan kırıklıkları biraz olsun inzivanın ve tefekkürün derinliği içinde tedavi etmeye de çalışıyorum elimden geldiğince. Bu süre içinde bana e-posta ile, telefon ederek ya da telgraf ile ulaşan veya ulaşmaya çalışan herkese yeniden kavuşmanın heyecanı içerisinde bu bölümü fazla uzatmak istemiyorum.
Ben her şeyden önce bir fikir adamıyım. Entelektüel bir sorumluluğu taşıyorum omuzlarımda. Kolay bir şey değil netekim. Yani bir yazıya başlayıp, ikinci paragrafa geldiğimde ilk paragrafta ne yumurtladığımı hatırlamak kolay diye düşünüyorsanız bir de siz deneyin. Hele ki birden fazla paragraf yazmışsanız, hepten içinden çıkılmaz bir hale dönüşüyor yazı, sonra da bırakıp gidip kendinize çay demliyorsunuz.
Her neyse.
Şimdi bu uzun inzivanın ve suskunluğun sebebini siz değerli okuyucularım ve fikirdaşlarım ile paylaşacağım. Neler yaşadığımı, neler çektiğimi siz de görün.
Bundan bir müddet önce ofisimde kendimi derin düşünceler içinde kaybetmişim, fikir adamı olduğum için bu hal sık sık başıma geliyor, ben diyeyim iki - üç saat siz anlayın 10 saat, bazen öyle oluyor ki, günlerce meditasyon halinde transtan çıkamıyorum.
İşte böyle bir hal içerisinde, telefon çalmış, çalmış, çalmış... Birisi beni sürekli aramış, dakikalar süren çaldırma seansını zor bela o da transın zayıflar gibi olduğu bir anda duyabildim. "Acaba adalet ihtiyacı içinde olan bir fukara mı?" diyerek hemen yerimden fırladığım gibi telefonu cevapladım.
Yine benim gibi, kendisini adalet hizmetine adamış, ömrünü bu işe vakfetmiş bir değerli HAKİM ARKADAŞIM beni arıyordu, Hakim Michael.
- Buyrun sayın hakimim, arzu hürmet ederim efendim, nasılsınız, iyi misiniz?
-Alo, alo, Thomas Yawton ile mi görüşüyorum?
- Evet Hakim Bey, benim benim Thomas Yawton, arzu hürmet ederim, saygılar sunarım.
- Yaw Thomas, acil sana ihtiyacım var... Bizim ev taşınıyor, tayinim çıkmış, biraz yardıma ihtiyacım var, biliyorsun evde bir sürü dosya, adalete adanmış bir ömrün biriktirdiği birbirinden değerli kitaplar, hediyeler, plaketler, rozetler... Bunları alelade, hukuktan, adaletten anlamayan birilerine teslim edemem, senin de burada olman lazım.
- Ne demek efendim, tabi tabi, şeref duyarım...
Telefonu kapatır, kapatmaz; ofisten hızlıca çıktım; arabaya atladığım gibi, Hakim Bey'in evine vardım. Hakim Bey'in evi, Manhattan'ın "downtown" denilen kısmında, yani şeye Brooklyn'e yakın, Manhattan'ın ucu neredeyse... Ben deyim 30, siz deyin 40 katlı binalar, tabi hepsi lojman...
Talihsizlik bu ya, yük asansörü bozulmuş. Diğer asansörleri de eşya için kullanmak mümkün değil. Misal bu olay Türkiye'de olsa, "Çekilen lan ben dövletin hakimiyim!" dersiniz, icabında gelen yöneticinin sırtına yükler indirtirsiniz eşyanızı değil asansörü kullanmak. Ama işte Amerika başka bir yer azizim, neler yaşıyoruz, kurallar altında nasıl eziliyoruz, birazdan arz edeceğim?!
Hakim Bey'in evi neyse ki 30. katta değil. Sadece yedinci katta. Baktım, bir kaç zenci ve bir de Hispanik hamal eşyaları yavaş yavaş, tıngır mıngır indiriyorlar. Tabi Manhattan'ın siyahları oranın tabiri caizse kaşarı olmuş. Gariban Hispaniği ezdikçe eziyorlar, kendileri almışlar tablo, resim, uzaktan kumanda onları teker teker sallana sallana merdivenden indiriyorlar. Zaten bir adalet adamına, bir hakime böyle bir muamele yaptıklarını görünce kan beynime çıktı, nazik bir insanım hiç renk vermedim ama tabi gözlerimin kanlandığı ilk bakışta belli oluyor, maksat tatsızlık çıkmasın Hakim Bey rencide olmasın diye bir şey de demiyorum. Neyse, ben varınca Hakim Bey ve ailesi yemeğe gittiler, kaldım mı ben zenci ve bir Hispanikle baş başa...
"İş başa düştü Thomas, bu işi yapsan yapsan sen yaparsın!" deyip, daldım ağır hacimli ne varsa altına. Tabi onların canına minnet, vurdukça vuruyorlar sırtıma, indirdikçe indiriyorum yedinci kattan aşağı...
Bir ara, iki zenci sırtıma çekyatı yüklediler. Anladım zor olacak, ayaklarımda bir derman eksilmesi oldu, ama adalet için buna da katlanmam lazım, deyip yollandım yedinci kattan... Merdivenleri teker teker iniyorum, arkadan bir zenci de, çekyat duvarları çizmesin diye çekyatı eliyle tutmuş kılavuzluk ediyor.
Tam üçüncü kata geldim, telefonum Kara Şimşek'in unutulmaz melodisini çalmaya başladı. Severim o filmi... Dın dını dın dını dını nınının"...
Ama halimi tarif edemeyecek bir haldeyim, sırtımda koca çekyat, merdivenlerin ortasındayım. Arkada zenci, bana faydası yok, duvarları korumakta... Neyse, biraz duraksadım, zenci de durdu... Tek elimle cebimden telefonu çıkardım, telefon sucuk gibi olmuş. Tabi ter kafamdan sırtımdan, böyle kaydıraktan kayan çocuk gibi aşağılara kayıyor, hemen çatalın üstünde omurganın yaptığı bir çukur var, orada toplanıyor, oradan kılları yalayarak çatala iniyor, oradan sonrası biraz ayıp onu söylemiyorum, netice ter oradan da marem bölgeleri çılgınca istila edip, paçalarıma akıyor... Öyle yani...
- Alo, alo Thomas sen misin?
- Benim benim buyrun Hakimim. (Arayan bir başka hakim arkadaşım... Hep hakimler arıyor tabi, hukuk - adalet adamı olduğum için)
-Thomas, Thomas bizim çocuk; Pensilvanya'da bizim bir kışlık- dağ evimiz var, biliyor musun sen onu, işte orada...
- Yok Hakim Bey, bilmiyorum ama adresi mesaj atarsanız bulurum yani.
- Ha işte orada bizim çocuk tabi arkadaşları falan da var, şimdi arkadaşlarını bıraksa ayıp olur, şömineye atacak odun kalmamış, odun lazım Thomas.
- Odun mu lazım efendim?
- Evet Thomas, odun lazım, sen bir koşu biraz alsan da orada ucuzdur, iki - üç saatte varırsın değil mi bizim dağ evine? Acil lazım çocukların şöminesine?
- Efendim ben şeydeyim, tam bir çekyatın altındayım şu anda..
- Ne çekyatı Thomas, ne altı? Ne diyorsun?
- Çekyat efendim, bildiğiniz çekyat, kaçıncı kattayım konuşurken unuttum, arkamda da bir zenci var şu anda efendim.
- Ne diyorsun sen ya? Yalan at ta böyle olmasın ama Thomas kardeş! Sırtında çekyat, arkanda zenci? Ayıp ayıp, bizim gibi adalet adamlarına, hukuk insanlarına, hayatta adaletten başka bir kaygısı olmayan insanlar böyle bahane şey etmemen lazımdı, çok şey oldum, teessüf ederim yani, gelmiyorum, gelemiyorum de, ama böyle ayıp yani ya...
- Efendim, ne diyorsunuz, valla billa İsa çarpsın, sırtımda bir çekyat, tam altındayım yani ya bir de zenci var arkamda.
- Yazıklar olsun, yazıklar olsun sana, biz yıllarca bir hain, bir yalancıyı beslemişiz, arkadaşımız diye, dosyalarımızı taşıtmışız, ama ilk fırsatta, yazıklar olsun!
Hakim Bey, telefonda bir şeyler daha dedi ama, ben o pozisyonda yani sırtımda çekyat, arkamda zenci, terden, ayaklarımdaki titremeden sonrasını bek hatırlamıyorum, hatırladığım tek şey, ayaklarımda dermanın git gide kesildiği ve etrafın karardığı...
Gözümü hastanede açtım.
Etrafta bir koşturmaca. Baktım, benim hanım orada kendi kendine söyleniyor! "Dağ gibi adamı alacaklardı elimden, ailemizi böleceklerdi..." falan filan. Sürekli aynı işte...
Doktorlar da doluştu odaya...
- Thomas Bey, Thomas Bey! Bizi duyuyor musunuz?
- Duyuyorum, duymasına da, neler olmuş bana, en son sırtımda bir çekyat, arkamda bir zenci vardı.
- Ya işte siz kan şekeriniz falan dibe vurunca bayılmışsınız. Kaç yaşında adamsınız, çekyatı yedi kat indirmek de neyin nesi? Avukatın yapacağı iş mi bu? Hamal mısınız siz yahu?
- Yaw, ben şey edecektim, Hakim arkadaşım aradıydı da, şey etmek için oradaydım.
- Neyse, bir ağrınız sızınız var mı? Nasıl hissediyorsunuz kendinizi?
- Valla nasıl hissedeyim, kıçımda bir ağrı var, çekyat vurdu herhalde.
- Yok çekyat vurmuş olamaz, siz bayılırken mübarek duvarla merdiven demirleri arasına takılmış, üstünüze varmamış.
- Peki ama kıçımdaki ağrı?
- İlginç, biz geldiğimizde siz aşağı yukarı 20 - 25 dakikadır baygınmışsınız, zenci arkadaşlar telefon aramışlar ambulansı çağırmak için.
- 20 - 25 dakikada telefon bulamamışlar mı?
- Bulamadık, bey'fendiyi yatırıp başında bekledik, diyorlar.
- Ne yani ben şimdi 20 - 25 dakika zencilerin arasında baygın kaldım ve hiç kimse gelmedi mi? Ah kıçım?! Adalet uğruna, başıma neler geldi, Ya İsa! Efendimiz!
- Ucuz kurtuldunuz bu sefer, ya çekyat sizi merdivenlere sıkıştırsa, kafanızı ezse? Bir avukat bu pozisyona girer mi? Her şeyin başı sağlık!
- Haklısınız doktor, en azından başı kurtardık di mi?
- En azından!
- Neyse yaw, neyse ki hem çekyatın altında kalıp hem de zencilerle baş başa kalmak vardı, en azından çekyatın altında kalmadık.
- En azından, tabi yani en azından.
- Neyse, milletin ağzına; Thomas bir çekyatı taşıyamadı, demesinler diye şey vermeyelim, aramızda kalsın lütfen.
- Tabi ne demek, aramızda kalsın, Thomas bir çekyatı taşıyamadı, demesinler!
İşte böyle, ertesi sabah saldılar hastaneden, bir müddet popomun üzerine oturamadım, kaykılarak oturdum; ama Hakim Bey sağolsun, o da tabi mesuliyet korkusu, tarafsızlığını kaybemesin diye, bana bir kaktüs göndermiş, ziyaretime gelmedi; gelse, hakimle - avukat işi pişiriyor diye laf çıkardı.
Velhasıl, diğer Hakim arkadaşımın bana söylediği sözler, beni çok şey etti, ben bir fikir adamıyım, ince bir ruhum var, alışık değilim bu tür sözlere...
İşte dostlar, aylardır bu yüzden, kalbimdeki kırık yüzünden sizlerden uzak kaldım... Popom bir kaç haftaya düzeldi, problem yok yani, bereket versin çekyat kafama düşmedi, ya düşseydi?
Ama daha acısı dostlarım, o Hakim Bey, hani oğlu Pensilvanya'da dağ evinde odunu biten, o Hakim Bey arkadaşlarını da dolduruşa getirmiş. Arkadaşları da benle selamı sabahı kestiler. Adımızı "hain Yawton"a çıkardılar. Tabi her şeyin bir zamanı var, "Mazlumun ahı indirir Dow John'sı" diye bir söz var New York'ta...
Bir gün onlar da beni anlayacak, ben kendimi adalet hizmetine adamış, doğrudan - haklıdan ve haktan yana bir fikir adamıyım, kişilerle uğraşmam, zaten dikkat edin bana "hain Yawton" diyen arkadaşın da ismini vermedim, o kendini - kalbimi nasıl parça parça ettiğini kendi bilsin, adını verip rencide etmeyeceğim... İsa aşkına, umarım bu yazıyı arkamdan "Bizi de sattı, hain Thomas!" diyen diğerleri de okur, neler şey ettiğimi anlarlar. Çok üzgünüm netekim.
Sağlıcakla kalın... Adalet ışığınız hiç eksik olmasın!
Not -1:
Hastaneye kaktüs gönderen değerli hukuk adamı Hakim Michael Beyefendiye de yeni görev yerinde başarılar diliyorum ayrıca.
Not - 2:
Çok sevdiğim çok takdir ettiğim Türk-iyeli hakim - savcılar da yakında Kapadokya'da buluşacaklarmış, beni davet etmediler, bi' arkadaş vardı, benim gibi hakim - savcı sevdalısı, o gelmiyorsa ben geleyim, sunuculukta ben de iyiyimdir, şakalarımla sizi ortadan ikiye yarmazsam yüzüme tükürün!
İşte böyle bir hal içerisinde, telefon çalmış, çalmış, çalmış... Birisi beni sürekli aramış, dakikalar süren çaldırma seansını zor bela o da transın zayıflar gibi olduğu bir anda duyabildim. "Acaba adalet ihtiyacı içinde olan bir fukara mı?" diyerek hemen yerimden fırladığım gibi telefonu cevapladım.
Yine benim gibi, kendisini adalet hizmetine adamış, ömrünü bu işe vakfetmiş bir değerli HAKİM ARKADAŞIM beni arıyordu, Hakim Michael.
- Buyrun sayın hakimim, arzu hürmet ederim efendim, nasılsınız, iyi misiniz?
-Alo, alo, Thomas Yawton ile mi görüşüyorum?
- Evet Hakim Bey, benim benim Thomas Yawton, arzu hürmet ederim, saygılar sunarım.
- Yaw Thomas, acil sana ihtiyacım var... Bizim ev taşınıyor, tayinim çıkmış, biraz yardıma ihtiyacım var, biliyorsun evde bir sürü dosya, adalete adanmış bir ömrün biriktirdiği birbirinden değerli kitaplar, hediyeler, plaketler, rozetler... Bunları alelade, hukuktan, adaletten anlamayan birilerine teslim edemem, senin de burada olman lazım.
- Ne demek efendim, tabi tabi, şeref duyarım...
Telefonu kapatır, kapatmaz; ofisten hızlıca çıktım; arabaya atladığım gibi, Hakim Bey'in evine vardım. Hakim Bey'in evi, Manhattan'ın "downtown" denilen kısmında, yani şeye Brooklyn'e yakın, Manhattan'ın ucu neredeyse... Ben deyim 30, siz deyin 40 katlı binalar, tabi hepsi lojman...
Talihsizlik bu ya, yük asansörü bozulmuş. Diğer asansörleri de eşya için kullanmak mümkün değil. Misal bu olay Türkiye'de olsa, "Çekilen lan ben dövletin hakimiyim!" dersiniz, icabında gelen yöneticinin sırtına yükler indirtirsiniz eşyanızı değil asansörü kullanmak. Ama işte Amerika başka bir yer azizim, neler yaşıyoruz, kurallar altında nasıl eziliyoruz, birazdan arz edeceğim?!
Hakim Bey'in evi neyse ki 30. katta değil. Sadece yedinci katta. Baktım, bir kaç zenci ve bir de Hispanik hamal eşyaları yavaş yavaş, tıngır mıngır indiriyorlar. Tabi Manhattan'ın siyahları oranın tabiri caizse kaşarı olmuş. Gariban Hispaniği ezdikçe eziyorlar, kendileri almışlar tablo, resim, uzaktan kumanda onları teker teker sallana sallana merdivenden indiriyorlar. Zaten bir adalet adamına, bir hakime böyle bir muamele yaptıklarını görünce kan beynime çıktı, nazik bir insanım hiç renk vermedim ama tabi gözlerimin kanlandığı ilk bakışta belli oluyor, maksat tatsızlık çıkmasın Hakim Bey rencide olmasın diye bir şey de demiyorum. Neyse, ben varınca Hakim Bey ve ailesi yemeğe gittiler, kaldım mı ben zenci ve bir Hispanikle baş başa...
"İş başa düştü Thomas, bu işi yapsan yapsan sen yaparsın!" deyip, daldım ağır hacimli ne varsa altına. Tabi onların canına minnet, vurdukça vuruyorlar sırtıma, indirdikçe indiriyorum yedinci kattan aşağı...
Bir ara, iki zenci sırtıma çekyatı yüklediler. Anladım zor olacak, ayaklarımda bir derman eksilmesi oldu, ama adalet için buna da katlanmam lazım, deyip yollandım yedinci kattan... Merdivenleri teker teker iniyorum, arkadan bir zenci de, çekyat duvarları çizmesin diye çekyatı eliyle tutmuş kılavuzluk ediyor.
Tam üçüncü kata geldim, telefonum Kara Şimşek'in unutulmaz melodisini çalmaya başladı. Severim o filmi... Dın dını dın dını dını nınının"...
Ama halimi tarif edemeyecek bir haldeyim, sırtımda koca çekyat, merdivenlerin ortasındayım. Arkada zenci, bana faydası yok, duvarları korumakta... Neyse, biraz duraksadım, zenci de durdu... Tek elimle cebimden telefonu çıkardım, telefon sucuk gibi olmuş. Tabi ter kafamdan sırtımdan, böyle kaydıraktan kayan çocuk gibi aşağılara kayıyor, hemen çatalın üstünde omurganın yaptığı bir çukur var, orada toplanıyor, oradan kılları yalayarak çatala iniyor, oradan sonrası biraz ayıp onu söylemiyorum, netice ter oradan da marem bölgeleri çılgınca istila edip, paçalarıma akıyor... Öyle yani...
- Alo, alo Thomas sen misin?
- Benim benim buyrun Hakimim. (Arayan bir başka hakim arkadaşım... Hep hakimler arıyor tabi, hukuk - adalet adamı olduğum için)
-Thomas, Thomas bizim çocuk; Pensilvanya'da bizim bir kışlık- dağ evimiz var, biliyor musun sen onu, işte orada...
- Yok Hakim Bey, bilmiyorum ama adresi mesaj atarsanız bulurum yani.
- Ha işte orada bizim çocuk tabi arkadaşları falan da var, şimdi arkadaşlarını bıraksa ayıp olur, şömineye atacak odun kalmamış, odun lazım Thomas.
- Odun mu lazım efendim?
- Evet Thomas, odun lazım, sen bir koşu biraz alsan da orada ucuzdur, iki - üç saatte varırsın değil mi bizim dağ evine? Acil lazım çocukların şöminesine?
- Efendim ben şeydeyim, tam bir çekyatın altındayım şu anda..
- Ne çekyatı Thomas, ne altı? Ne diyorsun?
- Çekyat efendim, bildiğiniz çekyat, kaçıncı kattayım konuşurken unuttum, arkamda da bir zenci var şu anda efendim.
- Ne diyorsun sen ya? Yalan at ta böyle olmasın ama Thomas kardeş! Sırtında çekyat, arkanda zenci? Ayıp ayıp, bizim gibi adalet adamlarına, hukuk insanlarına, hayatta adaletten başka bir kaygısı olmayan insanlar böyle bahane şey etmemen lazımdı, çok şey oldum, teessüf ederim yani, gelmiyorum, gelemiyorum de, ama böyle ayıp yani ya...
- Efendim, ne diyorsunuz, valla billa İsa çarpsın, sırtımda bir çekyat, tam altındayım yani ya bir de zenci var arkamda.
- Yazıklar olsun, yazıklar olsun sana, biz yıllarca bir hain, bir yalancıyı beslemişiz, arkadaşımız diye, dosyalarımızı taşıtmışız, ama ilk fırsatta, yazıklar olsun!
Hakim Bey, telefonda bir şeyler daha dedi ama, ben o pozisyonda yani sırtımda çekyat, arkamda zenci, terden, ayaklarımdaki titremeden sonrasını bek hatırlamıyorum, hatırladığım tek şey, ayaklarımda dermanın git gide kesildiği ve etrafın karardığı...
Gözümü hastanede açtım.
Etrafta bir koşturmaca. Baktım, benim hanım orada kendi kendine söyleniyor! "Dağ gibi adamı alacaklardı elimden, ailemizi böleceklerdi..." falan filan. Sürekli aynı işte...
Doktorlar da doluştu odaya...
- Thomas Bey, Thomas Bey! Bizi duyuyor musunuz?
- Duyuyorum, duymasına da, neler olmuş bana, en son sırtımda bir çekyat, arkamda bir zenci vardı.
- Ya işte siz kan şekeriniz falan dibe vurunca bayılmışsınız. Kaç yaşında adamsınız, çekyatı yedi kat indirmek de neyin nesi? Avukatın yapacağı iş mi bu? Hamal mısınız siz yahu?
- Yaw, ben şey edecektim, Hakim arkadaşım aradıydı da, şey etmek için oradaydım.
- Neyse, bir ağrınız sızınız var mı? Nasıl hissediyorsunuz kendinizi?
- Valla nasıl hissedeyim, kıçımda bir ağrı var, çekyat vurdu herhalde.
- Yok çekyat vurmuş olamaz, siz bayılırken mübarek duvarla merdiven demirleri arasına takılmış, üstünüze varmamış.
- Peki ama kıçımdaki ağrı?
- İlginç, biz geldiğimizde siz aşağı yukarı 20 - 25 dakikadır baygınmışsınız, zenci arkadaşlar telefon aramışlar ambulansı çağırmak için.
- 20 - 25 dakikada telefon bulamamışlar mı?
- Bulamadık, bey'fendiyi yatırıp başında bekledik, diyorlar.
- Ne yani ben şimdi 20 - 25 dakika zencilerin arasında baygın kaldım ve hiç kimse gelmedi mi? Ah kıçım?! Adalet uğruna, başıma neler geldi, Ya İsa! Efendimiz!
- Ucuz kurtuldunuz bu sefer, ya çekyat sizi merdivenlere sıkıştırsa, kafanızı ezse? Bir avukat bu pozisyona girer mi? Her şeyin başı sağlık!
- Haklısınız doktor, en azından başı kurtardık di mi?
- En azından!
- Neyse yaw, neyse ki hem çekyatın altında kalıp hem de zencilerle baş başa kalmak vardı, en azından çekyatın altında kalmadık.
- En azından, tabi yani en azından.
- Neyse, milletin ağzına; Thomas bir çekyatı taşıyamadı, demesinler diye şey vermeyelim, aramızda kalsın lütfen.
- Tabi ne demek, aramızda kalsın, Thomas bir çekyatı taşıyamadı, demesinler!
İşte böyle, ertesi sabah saldılar hastaneden, bir müddet popomun üzerine oturamadım, kaykılarak oturdum; ama Hakim Bey sağolsun, o da tabi mesuliyet korkusu, tarafsızlığını kaybemesin diye, bana bir kaktüs göndermiş, ziyaretime gelmedi; gelse, hakimle - avukat işi pişiriyor diye laf çıkardı.
Velhasıl, diğer Hakim arkadaşımın bana söylediği sözler, beni çok şey etti, ben bir fikir adamıyım, ince bir ruhum var, alışık değilim bu tür sözlere...
İşte dostlar, aylardır bu yüzden, kalbimdeki kırık yüzünden sizlerden uzak kaldım... Popom bir kaç haftaya düzeldi, problem yok yani, bereket versin çekyat kafama düşmedi, ya düşseydi?
Ama daha acısı dostlarım, o Hakim Bey, hani oğlu Pensilvanya'da dağ evinde odunu biten, o Hakim Bey arkadaşlarını da dolduruşa getirmiş. Arkadaşları da benle selamı sabahı kestiler. Adımızı "hain Yawton"a çıkardılar. Tabi her şeyin bir zamanı var, "Mazlumun ahı indirir Dow John'sı" diye bir söz var New York'ta...
Bir gün onlar da beni anlayacak, ben kendimi adalet hizmetine adamış, doğrudan - haklıdan ve haktan yana bir fikir adamıyım, kişilerle uğraşmam, zaten dikkat edin bana "hain Yawton" diyen arkadaşın da ismini vermedim, o kendini - kalbimi nasıl parça parça ettiğini kendi bilsin, adını verip rencide etmeyeceğim... İsa aşkına, umarım bu yazıyı arkamdan "Bizi de sattı, hain Thomas!" diyen diğerleri de okur, neler şey ettiğimi anlarlar. Çok üzgünüm netekim.
Sağlıcakla kalın... Adalet ışığınız hiç eksik olmasın!
Not -1:
Hastaneye kaktüs gönderen değerli hukuk adamı Hakim Michael Beyefendiye de yeni görev yerinde başarılar diliyorum ayrıca.
Not - 2:
Çok sevdiğim çok takdir ettiğim Türk-iyeli hakim - savcılar da yakında Kapadokya'da buluşacaklarmış, beni davet etmediler, bi' arkadaş vardı, benim gibi hakim - savcı sevdalısı, o gelmiyorsa ben geleyim, sunuculukta ben de iyiyimdir, şakalarımla sizi ortadan ikiye yarmazsam yüzüme tükürün!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder